“ÇÖZÜM SÜRECİ”Nİ HATIRLAYAN VAR MI?

26 Nisan 2026
A.Coşkun EFENDİOĞLU

22 Ekim 2024 tarihinde, Cumhur İttifakı’nın ikinci ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Meclis’teki grup toplantısında, Aptullah Öcalan için, “örgütü lağvetsin, umut hakkından yararlansın” ve “Öcalan gelsin mecliste DEM parti grubunda konuşsun” dedi.
Yer yerinden oynadı!..
Aslında, anlaşılıyordu ki, devlet bir süredir Öcalan’la görüşüyordu ve senaryo birlikte oluşturulmuştu. İktidar, Suriye-İsrail-İran ekseninde Ortadoğu’daki gelişen olayların bir süre sonra Türkiye’ye de sirayet edeceğini -haklı olarak- öngörmüş ve ABD-İsrail’in bölgedeki Kürtleri kullanarak Türkiye, Suriye ve İran’da girişebileceği operasyon tehlikesine karşı, ‘Kürtleri kaybetmeme’ ‘kendisine karşı kullanılmasını engelleme’ amaçlı, ‘iç cepheyi sağlamlaştırma’ adı altında harekete geçmişti.
Irak’taki Kürtler zaten bir devlet pozisyonundaydılar. (Barzanistan)
Eğer ABD-İsrail Irak’taki federe Kürt devletini, Suriye’de destekledikleri Kürt hareketi YPG ve İran’daki PJAK’la ve Türkiye’deki PKK ile birleştirerek ‘Büyük Kürdistan’ devletini oluşturursa, bu tüm bölge ülkeleri gibi belki de daha fazla Türkiye’nin bölünmesine giden yolu açardı.
Bu tehlike apaçıktı; herkes görüyordu. Erdoğan da bunun kendi iktidarı için büyük bir tehlike olduğunu görüyordu. Bu nedenle İmralı’da Öcalan’la yapılan görüşmeler sonrası, Türkiye’deki Kürtleri ve onların temsilcisi DEM partiyi, hala tam sınırları bilinmeyen bir şekilde, Kürt sorununa ‘çözüm’, aslında onları yatıştırma amaçlı ve yukarıda saydığımız ABD-İsrail planlarını önleme çabasına girişti.
Ayrıca böylece hem Kürt kartının başkalarınca kullanmasını engelleyebilecek, hem de gündem olacak bu gelişmelerle içerdeki ekonomik, demokratik, hukuksal, toplumsal kriz perdelenebilecekti. Aynı zamanda, son yerel yönetim seçimlerinde ilk kez Türkiye’nin ikinci partisi durumuna düşen AKP iktidarı, Erdoğan’ın yeniden ve belki de süresiz iktidarının yolunu açacak Anayasa değişikliği için mecliste ihtiyaç duyduğu DEM partinin oylarını da yanına alabilecekti..
Bu nedenle ‘çözüm süreci’, Bahçeli dolayımıyla gündeme getirildi. Erdoğan, topa hiç girmedi. Süreç, Bahçeli eliyle başlatıldı ve sürdürüldü. Öcalan için meclis kürsüsünden ip atan Bahçeli’nin ‘Öcalan gelsin, mecliste DEM parti grubunda konuşsun, örgütü lağvetsin’ çağrısının Erdoğan’ın bilgisi ve onayı dışında söylenemeyeceğini bilenler, aslında Erdoğan’ın bir taşla birkaç kuş vurma anlamına gelecek süreci başlatan olduğunu da görüyorlardı.
Sonra, Öcalan’a ziyaretler, Öcalan’ın açıklamaları, Meclis’te ‘Çözüm komisyonu’ kurulması, komisyonun Öcalan ziyaretleri..
Bu arada Öcalan’ın çağrısıyla Kandil, sembolik bir silah yakma töreniyle silah bırakmayı kabul etti.
Ancak Kandil, ihtiyatı elden bırakmadı. Başkaca bir silah bırakma vb. olmadı.
DEM Parti de, Öcalan’ın açıklamaları sonrası, olumlu gelişmeler olacağı beklentisiyle Öcalan’ın çağrısına uyarak, sanki AKP ile yan yana çalışmalara katıldı. Ancak, onlar da (aslında bir kısmı), Kandil gibi, gelişmelerden kuşkuluydular.
DEM Parti’yi varolan gücüne ulaştıran Selahattin Demirtaş da, 8 yıldır kapalı tutulduğu cezaevinden, sürece uyum gösteren yaklaşımlarda bulundu ama o da temkinliliğini hiç bozmadı; Bülent Arınç dolayımıyla kendisine yapılan tuzak sonrasında da ‘hiç konuşmama’ tavrına bürünerek, girilen ‘süreci’ gözlemeye başladı.
Aradan 1,5 yılı aşkın zaman geçti. Sözde, mecliste çıkartılacak yasalarla demokratikleşme adımları atılacak, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere ‘esir’ Kürtler serbest bırakılacak, ‘kent uzlaşısı’ nedeniyle cezaevlerine atılan Belediye Başkanları ve ‘kayyumları’ sorunu çözülecekti, vb. vb.
Mecliste kurulan “Çözüm” komisyonu aylar önce raporunu da yayınladı..
Şimdi Nisan 2026’nın sonlarına geliyoruz, ‘çözüm süreci’nden bahseden var mı?
Demirtaş ve diğerleri serbest mi?
‘Kent Uzlaşısı’ndan cezaevine alınan Belediye Başkanları serbest kaldı mı?
Kayyum’luk bitirildi mi?
Herhangi bir yasa çalışmasından haber var mı?
Yok, yok, yok!..
İmralı’da Öcalan için yapıldığı söylenen ‘villa tipi cezaevi’nin bitmesini mi bekliyorlar!?
PEKİ NE OLUYOR?
Ne olacak, Erdoğan herkesle oynuyor!
‘Çözüm Süreci’nde atacağı adımlar ‘vaatleri’yle DEM Parti’yi paralize etmiş, CHP’yi hırpalamak için giriştiği saldırıya karşı aktif mücadelede CHP’yi yalnızlaştırmış durumda..
CHP, muhalefette neredeyse tek kalmış durumda.. Erdoğan iktidarı, ülkenin birinci partisi haline gelmiş CHP’yi tokatlayıp duruyor. Özgür Özel’in 80’leri aşan mitinglerle büyük kalabalıkları toplamasına ve direnmesine karşın, artık herkes görüyor ki, AKP’nin hiçbir yasayı, anayasayı takmayan tavrı artarak devam ediyor ve CHP’yi kapatma noktasına doğru yaklaşıyor.
Erdoğan, bir benzetme yaparsak, sahnedeki bütün figürleri, adeta parmaklarındaki iplere bağlamış bir kuklacı gibi, yaptığı hamlelerle oyalıyor, sarsıyor, etkisizleştiriyor..
Erdoğan, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrac’ın bölgemiz devletlerine biçtiği mutlakiyetçilikle, anayasayı ve demokratik kuralları tanımadan (ve Trump’tan ‘aldığı meşruiyet’le) tek adam rejimini iyice yerleştiriyor. Hiçbir kural tanımıyor! Bu gidişle, ‘artık seçim falan olmayacak’ demeye yaklaşmış durumda..
PEKİ NE OLACAK?
Son gelen bilgilere göre Öcalan da, gelişmelerden kuşkuya düşmüş durumda.
DEM Parti, Selahattin Demirtaş dönemindeki hareketliliğini, Öcalan’ın sahneye çıkması ya da sürülmesi sonrasında kaybetmiş görünüyor. Bunu ne kadar ‘inanarak’ yaptıkları konusunda bir şüphe de hissediliyor. Erdoğan’la demokratikleşmenin olabileceği, Kürt sorununun çözülebileceğine inanmasalar da, Öcalan faktörünü aşamadıkları için paralize olmuş durumdalar.
Fakat artık, Kürt sorununu çözüme kavuşturma ve demokratikleşmenin Erdoğan’la olmayacağını bir kez daha görüyor olmalılar.
Aslında birçoğu zaten başından beri böyle düşünüyor; Demirtaş dahil.. Ancak Öcalan’ın ‘ısrarı’ karşısında duralıyorlar(dı).
Selahattin Demirtaş, aylarca suskunluk sonrasında, geçen hafta kendisini ziyarete gidenlere konuştu. Tutuklu eski HDP eş genel başkanı Demirtaş ve eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye başkanı Selçuk Mızraklı, “Herkes bilmeli ki bizler çıkmak için gün saymıyoruz. Cezaevine girişimiz ne kadar politikse çıkışımız da öyle olacaktır” dedi.
Peşinden de Öcalan’ın, kendisiyle görüşmeye gelen DEM heyetine, DEM Parti’nin Selahattin Demirtaş ile ilişkilerini düzeltmesi gerektiğini söylediği ve ‘kırgınlık varsa gerekirse özür dileyin’ dediği ifade edildi.
BEKLENEN
Demokrasi mücadelesi, yaşadığımız emperyalizm çağında, burjuvazinin becerebileceği, nihayete erdireceği bir iş değildir; ancak sosyalizm mücadelesiyle sonuçlandırılabilir.
Bu, hem Türkler için, hem Kürtler için, hem de bütün bunların birleştiği Türkiye için böyledir.
Kürt hareketlerinin daha ‘milliyetçi’ bir rota izleyebileceğini, Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bakarak da görebiliriz.
Mevcut DEM Parti içinde ve yanında da böylesi bir Kürt burjuvazisi vardır. Bunlar geçmişten beri daha çok Irak KDP’si yörüngesindedirler. Geçtiğimiz günlerde, 28-29 Mart tarihinde Diyarbakır’da bir ‘Kürt Milli Platformu’ kuruldu ve 13 maddelik bir “kuruluş deklarasyonu” yayınladı. Bütün bu bilgiler, bizim yaygın basınımızda değil ama Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yayın organı Rudaw’da yayınlandı.
“Şiddeti bir hak arama yöntemi olarak kabul etmediklerini” belirten deklarasyon, hedeflerinin “milli siyaset” ve “statü” olduğunu vurguluyordu.
Deklarasyonda “Kürt siyasetinin mevcut yapısının (DEM’i kastediyor – ben) bir ‘temsiliyet krizi’ yaşadığına dikkat çekilerek, bu durumun Kürt halkı için büyük fırsatların kaçırılmasına neden olabileceği uyarısı yapıldı.
Kürtlerin bir “millet” olmaktan kaynaklanan siyasi, coğrafi, idari ve hukuki bir statü kazanması ve Kürtçe’nin resmi dil olması talep ediliyor ve “hiçbir grup veya parti, platform üzerinde tahakküm kuramayacak” deniyor.
Bu konuda kuşkusuz, daha pek çok şey söylenebilir..
Ama vurgulamak istediğim şey, Kürt siyasal mücadelesinin sınıfsal karakteridir. Mevcut DEM Parti de, Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır ve o da tıpkı Türk demokrasi ve sosyalizm mücadelesi içindekiler gibi, demokrasi mücadelesine hangi sınıfın penceresinden baktığına göre hareket etmek durumundadır.
Bu anlamda, DEM Parti, yaşanılan son ‘çözüm süreci’ oyalamasını da görerek, yeni bir yaklaşıma dönme ve belki de Cumhur İttifakı ile birlikte sürdürülen ‘çözüm süreci’nden ‘ayrışma’ işaretleri vermektedir.
Bu, Türkiye’nin demokratikleşmesi için Erdoğan’a direnen ve tüm sosyalistlerin de desteğini gören CHP’ye güç, Erdoğan’a ise ‘umutsuzluk’ verecektir.
Ve kimse itiraz da edemez, ABD-İsrail tehditlerine karşı ‘milli birlik’ ve ‘iç cephenin sağlamlaştırılması’ ancak böyle gerçek temellerine oturabilir.

Not: Süreçle ilgili, 14 Mart tarihinde, 1 yılı aşkın bir süre önce yazdığım “Öcalan’ın Çağrısı ve Gerçekler” başlıklı makalemi de yazının sonuna ekliyorum.

“ÖCALAN’IN ÇAĞRISI VE GERÇEKLER
14 Mart 2025
A.Coşkun EFENDİOĞLU
Bahçeli’nin malum ‘çağrısı’ ve peşinden İmralı’ya ziyaretlerin kaç yıl sonra başlaması, sonrasında da Öcalan’ın silah bırakma çağrısı etrafında gelişen olayları izlerken, hiç gözden kaçırılmaması gereken ilk şey, bütün bu süreç boyunca hep geride durarak ‘izleme’ tavrında kalan Erdoğan’ın, bütün bu sürecin esas yöneticisi olduğudur. Yazılan çizilenlerden, sürecin aslında epey önce İmralı’da Öcalan’la yapılan görüşmelerde pişirildiği, sonra da Bahçeli eliyle piyasaya sürüldüğüdür. O zaman şu soruyu sormak zamanıdır. Erdoğan neden böyle oldukça riskli bir sürece yeşil ışık yaktı?
Erdoğan iktidarının, bütün tek adamlık yetkilerine karşın artık ülkeyi yönetemediği, açlık ve yoksulluğun hiçbir şekilde örtülemediği, ülke ekonomisinin giderek kötüye gittiği nettir. Muhalefetin, Mart 2024 yerel seçimlerindeki büyük başarısı ortadadır ve muhalefet, bu nedenle, yönetilemez hale gelen ülkede erken seçim talebini net bir şekilde ortaya koymakta ve giderek taraftar toplamaktadır.
Bu nedenle hem bu ekonomik sorunların sürekli gündem olmasını önlemek, hem de yeniden ve ‘ömür boyu’ seçilebilmesinin önünü açmak için Anayasa’yı değiştirebilmek için yeterli olmayan TBMM’ndeki mebus sayısını, bu sayede ikna edebileceği DEM partinin de oylarıyla gerçekleştirebilmek amacıyla, bu süreci başlatmıştır. Böylelikle, Türkiye’nin bu çok önemli ve uzun süre konuşulabilecek Kürt meselesiyle ilgili adımla, ekonomi gündemini perdelemeyi düşünmektedir.
Bu işin öyle söylendiği gibi kolay olmadığını ve geçmişteki ‘çözüm süreci’nin nasıl fiyaskoyla sonuçlandığını bildiğinden, bu sürecin hep ‘üstünde-dışında’ kalarak, sorumluluk üstlenmek istememiştir.
ÖCALAN’IN ÇAĞRISI
Öcalan’ın PKK’nın eski konumunu gerekçelendirmesi, artık silahlı mücadelenin çözüm olmadığını söylemesi, vb. elbette tartışılabilir. Ama sonuç olarak, silahların bırakılması gerektiği, ayrı bir devlet ya da özerklik gibi bir talebin olamayacağını söylemesi, önemlidir. Öcalan’ın tam 50 yıl önce ’71 darbesi sonrası hızla yükselen Türkiye sol siyasetine Kürt milliyetçiliği kamasını soktuktan sonra, şimdi bunları söylemesi, geç de olsa, ülkemiz açısından elbette son derece olumludur. Ama iktidarın Öcalan’la yaptığı ‘pazarlığın’ ayrıntıları konusunda hiçbir şey net değildir. ‘Kayyum’ atamaları ne olacak, bu süreç TBMM’nde mi yoksa Erdoğan’ın iki dudağı arasından mı yürütülecek belli değil.
PKK’nın esas silahlı güçlerinin bulunduğu Kuzey Irak’taki Kandil ve Kuzey Suriye’deki YPG’nin de silah bırakıp bırakmayacağı da net değil. DEM Parti Eş Genel Başkanı, Öcalan’ın çağrısının YPG’yi kapsamadığını söylerken, Öcalan görüşme heyetinden Sırrı Süreyya Önder, herkesi kapsadığını söylüyor.
ÜLKE DIŞINDAKİ KÜRTLERİN DURUMU..
Kandil ise, Öcalan çağrısı sonrası, sadece ‘ateşkes’ ilan etti; silah bırakmadı.
YPG ise Öcalan’ın kendilerine yazdığı mektupta silah bırakma gibi bir talebi olmadığını söyledi. Üstelik, Suriye’de iktidara gelen El Şara ile geçtiğimiz gün 8 maddelik bir anlaşma imzaladı ve silahlı güçlerinin Suriye devletinin bir parçası haline geldiğini iddia etti. O zaman silah bırakma falan yok.
Zaten, uluslararası ilişkiler konusunda birazcık bilgisi olan bir kişi, bunca yıldır oluşturulmuş silahlı örgütler, öyle 25 yıldır hapiste olan liderlerinin bir sözüyle silah falan bırakmaz. Kandil yöneticileri Apo’nun ‘rehin’ olduğunu söylediler. Özellikle yurt dışında, Irak’ta, Suriye’de mevzilenmiş olanlar, pek çok başka uluslararası ilişkinin parçası olmuş durumda. Ortada ABD var, İngiltere var, Rusya var, İran var, İsrail var..
Ortadoğu tam bir cangıl, tam bir bataklıktır. Üstelik Suriye’deki son gelişmeler, daha Suriye’de bir devlet ve ordu olmadığının da kanıtı. Binlerce alevi sivilin katledildiği görüntüler, sosyal medyada dolaşıp duruyor. İsrail ise güney Suriye’yi resmen işgal etmiş durumda.
ERDOĞAN ÇOKLU OYNUYOR..
Erdoğan’ın, bölgedeki gelişmeler iyi takip edilirse, Öcalan açılımıyla sadece Türkiye içinde değil, Kuzey Irak ve Suriye’deki Kürtlerle ilgili de, gelişmelere göre açılım yapma düşüncesinde olduğunu söylemek mümkün ve gerçekçi.. ‘Yeni Osmanlıcılık’ anlayışının bir uzantısı olarak, Kuzey Irak’taki Barzani ve Talabani ve Kuzey Suriye’deki YPG’yi de içine alan Kürtleri, Türkiye çatısı altında ‘özerk’ bir yapı içinde tutmak gibi bir kartı da elinde tuttuğunu söyleyebiliriz. Böylelikle hem çok büyük petrol yataklarının bulunduğu bu bölgelerden ekonomik fayda sağlar, hem de güneyindeki Kürt tehlikesini ‘kontrol etme’ yetisini kazanabilir. Ama o zaman da İran’la ve ABD’yle karşı karşıya kalabilir. Çünkü İran, böyle bir gelişmeye kayıtsız kalmaz; İran’ın batısında da geniş bir Kürt nüfusu var. ABD zaten Kuzey Suriye’deki Kürt yapılanmasının hamisi ve koruyucusu durumunda. Barzani ve Talabani zaten Kuzey Irak’ta özerk bir Kürt Devleti. Rusya şu anda sessiz gibi, ama İran’la birlikte bu tür gelişmelere mutlaka bir türlü müdahale eder. İngiltere ve Fransa da el altından bütün gruplarla ilişkide. Öyle ki, Esat sonrası Suriye’nin yeniden inşası konusundaki toplantılara, ABD, İngiltere vb. katılırken, Türkiye davet edilmiyor bile. Hatta Türkiye, sanki Suriye’deki gelişmeleri yönlendiriyormuş gibi göstermesine karşın, yeni Suriye yönetimi, tersine, Türkiye’den ithal edilecek mallara %400’lere varan zam yaparak, bütün görüşmelere karşın bu zamlardan vazgeçmeyerek, öyle Türkiye’nin yönlendirmesiyle hareket etmediğini de gösterdi zaten..
Orası bir Ortadoğu bataklığı..
Türkiye, bu batağın içine çekilmeye çalışılıyor ve zaten Suriye’de yönetimi ele geçiren HTŞ ve şu anda Lazkiye bölgesindeki katliamların sorumlusu olarak gösterilen ve Türkiye’nin kontrolündeki ‘Özgür Suriye Ordusu’ adlı şeriatçıların destekçisi olarak, bu bataklığa girmiş durumda.
Erdoğan, bütün bu oynaklık içinde, Türkiye’nin birinci gündem maddesinin PKK’nın silah bırakma ve kendini feshetme tartışmaları içinde kıvranmasını tepeden gözleyerek ve hatta teşvik ederek, halkın en önemli sorunu olan ekonomik sorunların tartışılmasını perdeleme çabasında.
Erdoğan, gelişmelerin ‘dışında ve üstünde’ kalmaya devam ederek, eğer yukarıda saydığımız beklentiler gerçekleşmezse, bu kez ‘güney sınırlarımızın güvenliği’ gerekçesiyle sınırda ‘savaş’ diyebileceğimiz saldırılara girmeyi, böylece yine ekonomik ve sosyal krizi bir militarizm perdesiyle gölgelemeyi bile düşünüyor olabilir, ki Milli Savunma Bakanı’nın açıklamaları, buna kapı aralamış durumdadır.
Bütün bunlar olabilir, çünkü Erdoğan iktidarının temel amacı, ‘Kürt meselesini çözmek’ değil, ülkenin en büyük sorunu ekonomik sorunları ve erken seçim talepleri tartışmasını perdelemektir. Zaten Erdoğan’ın ‘tek adam’ politikalarıyla ‘Kürt sorununu’ çözmek de mümkün değildir. Bu ancak demokratik bir toplumda ve TBMM çatısı altında çözülebilir.
Dolayısıyla, esas gündem bu değildir. Bıçak artık vatandaşların boynuna dayanmıştır. Bu iktidar ekonomik sorunları aşma konusunda tam bir acziyet içindedir. Sadece ekonomik değil, sosyal, idari, hukuki konularda da tam bir çaresizlik durumu ortadadır.
Özet durum şudur:
Gündem ekonomidir!
Gündem bu iktidarın ülkeyi yönetememesidir!
Gündem, erken seçimdir!..
Gündem, Erdoğan iktidarının artan baskılarına karşı mücadeledir!..